Çocukluk hayalim tır şoförü olmaktı

0

Çocukluk hayalim tır şoförü olmaktı. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk çocukluk hayalini açıkladı. Selçuk, lise döneminde 2 ay okuldan kaçtığını bunun üzerine de babasının kendisine ‘Okumayıp benim gibi dolmuş şoförü mü olacaksın?’ diyerek dövdüğünü anlattı. Selçuk, babasının bu sözleri üzerine “Hayır, ben tır şoförü olacağım” dediğini anlattı. Böylece Bakan Selçuk’un çocukluk hayalinin de tır şoförü olmak olduğu ortaya çıktı.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Tvnet’teki Ayşe Böhürler ile Türk Kahvesi programına katıldı. İlkokula köy okulunda başladığını ve ikinci sınıfta Ankara’ya geldiğini anlatan Selçuk’un açıklamaları şöyle:

ÇOCUKLUK HAYALİM TIR ŞOFÖRÜ OLMAKTI

Ankara’da ikinci sınıfa devam ettim. Akademik yetersizliğim olduğu için iki öğretmen de  sınıfına almadı. Sonunda emekliliği yaklaşan öğretmeninin sınıfına kabul edildim. Sınıfımda köyden gelmiş bir öğrenci olarak diğer çocuklar benimle konuşmadı. Sınıfta yokmuşum gibi sanki. Bir tek şekilde görülüyorum; ağabeyimden ablama, ablamdan da bana geçen siyah bir önlük var. Önlüğün yan taraflarında bulunan bir cebi çok yıprandığı için annem birini atmış, bir cebi de ters çevirip ortaya dikmiş. 700 kadar öğrencinin içinde cebi ortada olan tek öğrenci benim. Çok dikkat çekiyor bu, ama hiç kimse konuşmuyor. Öğretmen bir hikaye anlatarak, ‘sekmek ne demek’ diye sordu. Sınıfta da sekmeyi bilen bir tek ben oldum. Öğretmenim beni alkışlattı ve teneffüste çocuklar benimle ilk kez konuşmaya başladı.

Lise döneminde 2 ay kadar okuldan kaçtım. Bunun üzerine babam ‘Okumayıp benim gibi dolmuş şoförü mü olacaksın?’ diyerek dövünce ‘Hayır, ben tır şoförü olacağım’ dedim. Lisede bir yıl sınıfta kaldım. Ardından da Ankara Üniversitesi‘nde Eğitim Bilimleri Fakültesi’ne devam ettim. Bu sürede de dolmuş ve taksi şoförlüğü yaptım. Çocukluk hayalimde nikelajlı büyük bir tırda, tır şoförü olmak vardı.

KÖY ENSTİTÜLERİ DEVAM ETMELİYDİ

Köy Enstitüleri 1948 yılında kesintiye uğratıldı. Bence devam etmeliydi çünkü kendi doğası içinde özgün bir tasarım içeriyordu. Günlük siyasi sıkıntılar vardı, belirli kişiler ya da gruplar, Köy Enstitüleri’ni kendi dünya görüşlerinin bir doktrinasyon aracı olarak kullanmaya başladılar. Köy Enstitüleri, doğru bir projeydi ve kendi içinde evrilebilirdi, bir tekamül olurdu ama bunun kısmen kötüye kullanımı, bu tür bir özgün tasarımın Türkiye’den çıkıyor olmasının da özellikle Marshall Yardımları politikası çerçevesinde düşündüğümüzde çok istenmediğini görüyoruz. Yani ‘Türkler özel bir şey yapmasın, uçak yapmasınlar, Köy Enstitüleri gibi orijinal okulları olmasın, Türkiye’nin kendi demiryolu stratejisi olmasın.

VELİLERİ ÇARESİZ BIRAKIYORUZ

Binlerce veli konferansı verdim. Bazen espri olsun diye ‘Veliler olmasa biz  çocukları ne güzel yetiştiririz’ dedim. Bununla şunu anlatmaya çalışıyorum; velileri çaresiz bırakıyoruz. Diyoruz ki; ‘Çocuk için böyle bir senaryo var. Şu sınavı kazanırsa, şuraya gider.’. Veliler buraya odaklandığı için çocuğun karakter, mizaç, ahlak gelişimi, insan olarak ayakta durma ve mücadele etme becerisi, stres yönetimi, psikolojik bağışıklığıyla ilgilenecek bir bakış açısını velilerle paylaşmıyoruz. Veliyi çok dar bir koridorda, inanılmaz bir enerji harcamaya mahkum ediyoruz.

AYAKTA DURAMAYAN ÇOCUKLAR VAR

Bir çocuğun hayatta ayakta durmasının temelinde yatan şey, mücadele azmi. Bir çocuk ne kadar mücadele ederse bağışıklığı o kadar gelişiyor. Şimdi çocuğa her şey hazır sunulduğu ve hiç bir şekilde yorulmadığı için, iyilik diye yaptığımız şey, çocuğu zayıflatıyor. Yetişkinliğinde, ergenliğinde ayakta duramayan çocuklar var. 6 çocuğun hakkı, bir çocuğun üstüne boca ediliyor ve çocuk aşırı dozdan gidiyor. Ego formasyonları bozuluyor.

KÖY OKULLARI ÇOK ÖNEMLİ

Köy okullarına karşı hassasiyetim var. Taşımalı eğitimle ilgili meseleler beni çok rahatsız ediyor. Gerçekten bir tedbir almamız lazım. Köy okullarının aslında bir hayat sahnesi olduğunu, çocuğun yaşamla irtibatının orada sahicileştiğini unutmamamız lazım. Diğer türlü çocuğun hayatını çok yapaylaştırıyoruz ve eğitimi sadece öğretim prosesi gibi algılattırıyoruz. Bu çok doğru bir şey değil.

EĞİTİM ÖNEMLİ DEĞİL, DEĞERLİ

Eğitimin önemli olması ifadesi beni rahatsız ediyor çünkü eğitim önemli değil, değerli. Çünkü değer dediğimiz şey, bir medeniyetin enerjisidir. Önem dediğimiz şey daha pragmatik bir şeydir daha önemsiz olabilir. Ama değer atfedilen zeminiyle kutsal bile olabilir, olmayabilir de. Bu anlamda ben gelecekle ilgili çok kaygılanıyorum. Şundan dolayı; bu kadar birikimi, tarihsel donanımı varken, bugünkü enerjimiz varken çok daha iyisini yapabiliriz. Bunu yapamıyor olmak ve bana sürekli  ‘Siz bu ülkenin çocuklarının geleceği için ne düşünüyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz?’ sorusunun sorulmamasından rahatsız oluyorum. Sorulan her şey, kişilerin ya özlük haklarıyla ya günlük siyasi çatışmalarla ilgili ya da geçmişten bugüne taşıdığımız çözülmesi bu bağlamda mümkün olmayan birtakım çatışma unsurları, hep bunlar konuşuluyor. Milli Eğitim Bakanı asla kendi dönemi için kısa vadeli hemen bir şey yapmaz.

BU BİR MARATON KOŞUSU

Bu bir maraton koşusuysa, gelecek için ne düşünüyorum çocuklar açısından; bizim bebelerin, evlatların, dünyanın her yerinde gururla, sabırla ve dimdik ayakta durarak, kendi var oluşundan, ülkesinden, toprağından, ürettiğinden tatmin olmuş bir hissiyatla ‘biz de buradayız, varız’ diyebilecek bir gençlik istiyorum. Bunu yapabilmenin her koşulu var Türkiye’de. Fakat eğitim, bir grup hizip ya da parti ödevi değil. Eğitim bir millet, ülke ödevi. Bir mutabakat istiyor eğitim. Mutabakat olmazsa milletleşemiyoruz. Milletleşemeyince herkes bulunduğu yerden ateş etmeye başlıyor. Bizim bu mutabakat üzerine bir gelecek tasavvuruna ihtiyacımız var.

BU KADAR KİTLESEL BİR EĞİTİM

Bir öğretmenin kendisini tanımadan, mizacını bilmeden başkasını tanımaya çalışması çok doğru değil. Her çocuğun müfredatı kendi içinde saklı. Bu çağın teknolojisindeki gelişmelerden dolayı, öğrenmenin bireyselleştirilmesi süreci hızlanacak. Kişiye özel öğrenme içerikleri oluşturulacak ve müfredat kişiselleşecek önümüzdeki süreçte. Bu kadar kitlesel eğitim kitlesel imha doğurur. Bu kadar kitlesel eğitim doğru değil. Bir fabrika yemeği gibi bir şey yapıyoruz, anne yemeğine doğru gidişat, vizyon olmalı.

HAYALİMDEKİ ÖĞRETMEN PROFİLİ

Öğretmenin bilgisi, hep benim ikincil unsurum. Ben öğretmenin şefkatine bakarım. Eğer şefkat varsa, arkası gelir. Şefkat yoksa bir resmi görev, geçim vasıtası için yapılan bir şey vardır. Meselenin özü şefkatte. Bir eğitim fakültesinde öğretmen yetiştirirken şefkat hiç konuşulmuyor. İyi bir öğretmen aslında çocuklara bir şey öğrettiğini düşünmez, öğretmenlik, öğretmenin kendi serüvenidir, yolculuğudur. Doğrudan ‘çocuğa bir şey veriyorum, öğretiyorum’ denildiği anda, öğretmenlik bitiyor. Öğretmen ustaysa eğer, müfredat gerekmiyor. Müfredat engelleyici bir husustur. Müfredat ya da metot daha çok acemiye lazımdır, ustaya değil.

ÖĞRETMEN ADAYLARININ TALEPLERİ NEDİR?

Gençler, iş arıyorlar. Evlenecekler. Çocuk çocuk sahibi olmak ve bir yer tutunmak istiyorlar. Bu çok doğal ve insani. Bizim de bir tablomuz var. Öğretmen açığı hangi alanlarda ne kadar? Bir de bütçemiz var. Buna Milli Eğitim Bakanlığı karar vermiyor. Bu bir hükümet meselesi, maliyenin onayı lazım. Bir ihtiyaç analizi yapılıyor. Bazı branşlarda gerçekten hiç ihtiyaç yok. Hatta fazla var. Bu branştaki meslektaşlarımız ‘Bizden de atama yapın.’ diyorlar. Burada benim devlet ve millet adına bir karar vermem gerekiyor. Bu nihayetinde yetim malı. Bu kararı verirken sevdiğim branşlara göre mi karar vereyim, çok fazla sosyal medyada talep olan branşlara göre mi karar vereyim, yoksa işin hukukunu koruyup gerçekten ihtiyaç neyse ona göre mi karar vereyim? Burada bir mesuliyetimiz var. Bunun hukuka uygun olması çok önemli.

POPÜLER ALANLAR 10 SENE SONRA OLMUYOR

Teknik okullara gelen çocuklar da yüksek akademik başarılara sahip. Bir kişi eğer şu kalemi üretiyorsa bu çok yüksek nitelik demektir. Yüksek nitelik denilen şey puansa, biz ona yüksek nitelik demiyoruz. Sadece popüler olan bir dönemde popüler olan alanda, 10 sene sonra o alan popüler olmayabilir. Birçok tıpta uzmanlık alanında 5-6 yıl önce çok popüler olan alanlar, bugün demode oldu. 10 sene içerisinde birçok meslek ortadan kaybolacak. Dolayısıyla meslek okulu mezunu çocuklarımız da bir numara. Çünkü o da o alanın işini en iyi yapacak ama ortam sağlarsak.

Yüksek öğretimde alanlar var. Bu alanlar aslında hayatın kendisiyle alakalı. Sağlık, üretim, sanat… Hayatın ve yükseköğretimin izdüşümünü okula yansıtalım istiyoruz. Bütün ilkokullarda birkaç yıl içerisinde mühendislik, sanatla ve sporla ilgili atölye kurabilirsem bunlar yukarıdaki mesleklerin yani hayatın izdüşümüdür.

LİSEDE 15-16 DERS ALIYORLAR

Dolayısıyla hayatla doğrudan doğruya irtibatlı bir şekilde ortaokulda, lisede biraz daha dallanmış bir şekilde animasyon, acil yardım, bağlama gibi birçok paket olabilir. Çocuk bu paketlerden birisine yönelebilir. Mevcut durumda çocuklar 15-16 ders alıyor ortaöğretimde. Bu, çocuğu tümüyle felç ediyor. Hiçbir şeyle ilgilenemez hale geliyor. Bunu yarıya yakın azaltacağız. Bir çocuk senede 15-16 ders alıyor. Tam netleşmedi ama 7-8 derse indirerek, çocuğu tanıdıktan sonra nereye gitmek istiyorsa artık orada derinleşsin istiyoruz.

Paylaş

Yorumlar kapatıldı